İÇANADOLU
AFYON

Maden
suyu ve kaplıcalarıyla tanınan Afyon, Ege Bölgesi'nin denizden uzak kalmış
illerinden biri. Denizden uzak olması, ona bir şey kaybettirmemiş. Afyon,
Akdeniz'i İç Anadolu'ya bağlayan yollarda, kendi gelişimini tamamlamış ve doğal
güzellikleri, şifalı suları ve zengin mutfağıyla öne çıkmış. Türkiye'de haşhaş
bitkisinin en çok yetiştiği yer. Mermer ocaklarına sahip olan kent, ören
yerleriyle daha da önem kazanıyor. Sakin, huzurlu bir tatil geçirmek ve İç
Ege'yi tanımak isteyenler, tarihin derinliklerini keşfetmek ve doğal
kaynaklardan şifa bulmak isteyenler mutlaka
gidiyor
Afyon'a. Friglerin en sevdikleri yerleşim merkezlerinden biri olan Afyon'da,
size anlatılanlardan çok daha fazlasını bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin.
Afyon, hem tarih öncesi dönemlerde, hem de Cumhuriyet döneminde özel bir yere sahip. Yapılan kazılara göre, bölgede Cilalı Taş Devri'nde bile yerleşim varmış. Sandıklı'daki Kusura Höyüğü'nde Mezopotamya'dan Yunan uygarlığına kadar çeşitli kültürlerin izlerine rastlanmış. Afyon haşhaş üretimiyle de önem kaznamış. Milattan önceki çağlarda bile bölgede haşhaş bitkisinin yetiştiriliyor olduğunun kanıtları var. Hatta kentin adı, haşhaşla ilintili bir biçimde "Opium" sözcüğünden geliyor. Bölgede Hititler, Frigler, Lidyalılar, Persler, Romalılar ve Bizanslılar egemelik kurmuş. Bizanslılar, bölgeyi bir din merkezi olarak kullanmışlar. Kent Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de önemini korumuş. Bugün söz konusu dönemlerden kalan çok önemli mimari yapıları incelediğimizde, yörenin mimari açıdan da çok gelişmiş olduğunu görüyoruz. Türk egemenliği başladıktan sonra Afyon, külliyeler, çeşmeler, medreseler, hamamlar ve kervansaraylarla bezenmiş. Bu yapıların bir kısmı hala sapasağlam ve gezip görenleri şaşırtacak bir özende inşaa edilmiş.
KAYSERİ
Anadolu’nun
ortasında müstesna bir kent... Mutfağıyla, pastırmasıyla ünlü... Tarihi ve
kültürel zenginlikleriyle vazgeçilmez... Şelaleleri, Sultan Sazlığı, doğal
güzellikleri doğayla başbaşa bir tatil geçirmek isteyen, farklı bir tatil ve
dinlence arayışında olanları kolayca etkileyebilecek bir kenttir Kayseri...
Duymakla, okumakla kalmayın; sadece kumun, güneşin değil de farklı güzelliklerin
de peşindeyseniz, bu güzel yöreyi bir ziyaret edin. Mazaka, Kaisareia,
Kayseri... 6000 yıllık bir şehir...
M.Ö.
2000 yıllarında Anadolu’ya gelen Hititler, Kayseri yakınlarında Kültepe’yi
(Kaniş) kurmuş. M.Ö. 280’de Mazaka adıyla Bağımsız Kapadokya Krallığı’nın
başkenti olan şehirde inanmayacaksınız belki ama 400 bin kişi yaşıyordu. M.S.
17’de Roma eyaleti olan bölgenin başkenti olan şehrin adı artık Kaisareia’dır.
395’te Bizans, 691 ve 721 yılları arasında Arap akınlarına uğrayan kent 1071’de
Selçuklular’ın egemenliğine geçer. Şehir daha sonra sırasıyla Danişmendliler,
Moğollar, Eretna Beyliği ve 1398 yılında da Osmanlılar’ın yönetimine geçer.
AVANOS

Kızılırmak
kıyısında bir tepenin eteklerinde uzanıyor Avanos... Şehrin üstüne kurulu duran
eski yerleşim yerinden kalma evler, kendilerine özgü mimarileriyle zamana karşı
direniyor. Aşağılara indikçe eskiyle yeni iç içe geçiyor; çömlek atölyelerinin
taşları Hititler zamanından beri dönüyor, Kızılırmak durgun aksa da şehri hala
besliyor. Tahta köprüden geçince, ırmağın öte yanında büyümenin izleri,
genişleyen ama geçmişinden ve geleneklerinden kopmayan bir Orta Anadolu
kasabası... Daha ötede peri bacaları, kaya kiliseleri, terk edilmiş hüzünlü
köyüyle Zelve... Irmağın öte yakasında tarih ve doğa sizi bekliyor..
Avanos
yakınlarında
kayıtlara geçmiş ilk yerleşim yeri, bugünkü şehre birkaç kilometre uzaklıktaki
Zelve... Dokuzuncu yüzyıldan itibaren yaklaşık dört yüzyıl boyunca,
manastırlarıyla bölgenin dini yaşamında merkezi bir rol üstlenmiş. Bugünkü
Avanos’un bulunduğu yer, tarihte ilk kez Medler ve Lidyalılar arasındaki beş
yıllık büyük savaşın meydanı olarak karşımıza çıkıyor. Bu savaştan iki toplum da
büyük zarar görmüş. Selçuklular döneminde ise Avanos, küçük bir köy olarak
karşımıza çıkıyor. Bölgede halen Bizans, Selçuklu ve Osmanlı döneminden yapılar
görmek mümkün....
KAPADOKYA
Kapadokya'nın
tespit edilebilen tarihi, neolitik şehri Çatalhöyük'te başlar. M.Ö. 5000-4000
arasında Kapadokya'da çeşitli küçük krallıklar yaşamıştır. M.Ö. 2500 yıllarında
Kuzey Mezopotamya'da yaşayan Asurlu tacirler, Anadolu'da ticaret kolonileri
kurarak ilk ticaret örgütünü oluşturmuşlardır. Anadolu'nun gerçek yazılı
tarihini anlatan en eski belgeler, Asur ticaret kolonilerinden kalmış olan
Kapadokya belgeleridir. "Kapadokya Tabletleri" olarak adlandırılan Eski Asurca
yazılmış çivi yazılı metinlerden, tacirlerin geliş yolları üzerindeki beylere
%10 yol verdikleri, borçlu olan halktan %30 oranında faiz aldıkları, Anadolu
krallarına sattıkları mal üzerinden %5 vergi verdikleri anlaşılmaktadır.
Hititler'in, Anadolu'ya Kafkaslar üzerinden geldikleri düşünülmektedir.
Kapadokya, Hitit İmparatorluğu'nun yükselme çağında (1750'lerde) Kral
Şubbiuliyuma tarafından fethedilerek, Hititler'in "Aşağı memleket" sınırlarına
dahil olmuş, yaklaşık 500 yıl Hititler'in elinde kalmıştır. İskender'in Pers
İmparatorluğu'nu yıkmasının ardından bölge önce Selevkoslar'ın eline geçti. M.Ö.
280'de Selevkos kralı I. Antiokhos ölünce, yöreyi Ariaramnas ele geçirerek bir
krallık kurdu. Koyu bir Yunan hayranı ve Atina yurttaşı olan daha sonraki
krallardan I. Arirathes'in (M.Ö. 163-133), bütün Helenleştirme çabalarına rağmen
bölge çok ilerleme gösteremedi. Arirathes'in ölümünden sonra Kapadokya Krallığı
için çekişmeler başladı. M.Ö. 17'de Tiberius, Kapadokya'yı bir Roma eyaleti
durumuna getirdi. Kapadokya'nın Roma'ya bağlanmasıyla bölgedeki karışıklık sona
erdi. Romalılar bölgeyi ele geçirdikten sonra batıya bir yol yaparak Ege'ye
ulaşımı sağladılar. Bu yol hem askeri, hem de ticari açıdan önemliydi. Roma
İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle Kapadokya, Doğu Roma İmparatorluğu'nun
etkisi altında kaldı. 7. yüzyılın ilk yıllarında Kapadokya'da Sasanilerle
Bizanslılar arasında yoğun savaşlar oldu. Toroslar'daki stratejik geçitlere
egemen konumu dolayısıyla Kapadokya'ya Bizanslılar da çok önem verdiler ve
yöreyi thema yaptılar. Bizans İmparatoru Romanos Diogenes'in Selçuk Bey'in
torununun oğlu Alparslan'a 1071 yılında yenilmesi Bizans'ın gerilemesine,
Anadolu'da yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. 1075 yılında Anadolu
Selçuklu Devleti kurulur. 1082'de Kayseri fethedilmesiyle birlikte Kapadokya
Selçuklu hakimiyetine girer. Hristiyanlığın önemli yerleşim ve yayılma alanı
olan Anadolu, böylece Kuzey Afrika'dan Ortadoğu ve Yakındoğu'ya kadar uzanan
İslam bölgelerine dahil olmuştur. Kapadokya Bölgesi, Osmanlı yönetminin ilk
yıllarında barış içinde ve sessiz bir biçimde yaşamıştır. Nevşehir, Damat
İbrahim Paşa Dönemi'ne kadar Niğde'ye bağlı küçük bir köydü. 18. yüzyılın
başlarında özellikle Damat İbrahim Paşa zamanında Nevşehir, Gülşehir, Özkonak,
Avanos ve Ürgüp'te imar hareketleri gelişerek camiler, külliyeler, çeşmeler
yaptırılmıştır. Osmanlı Dönemi'nde de Selçuklu Dönemi'nde olduğu gibi yörede
yaşayan Hristiyanlara karşı hoşgörülü davranılmıştır.
ÜRGÜP

Uçsuz
bucaksız bozkırın ortasında, manzaraya hakim bir tepenin eteklerinde kurulu
Ürgüp. Şehrin sokaklarındaki yerel el sanatı örneklerinden başınızı
kaldırdığınızda, doğanın çağlar boyunca şekillendirdiği benzersiz kaya
oluşumlarını ve üstlerine kazılı insan imzasını görüyorsunuz. Ürgüp’te
kaldığınız süre boyunca, nereye giderseniz gidin, insanın ve doğanın bu görkemli
işbirliğine tanık oluyorsunuz.
Ürgüp yöresindeki peri
bacaları, milyonlarca yıldır süren doğal bir süreçle günümüzdeki benzersiz
şekillerini almış. Heyecan verici olan, bu doğa harikalarının oluşumunun
jeolojik olarak halen devam etmesi. Bir zamanlar akarsuların ve göllerin biçim
verdiği volkanik tüf tabakaları, günümüzde sert bozkır rüzgarının etkisi altında
dönüşümünü sürdürüyor. İnsanın gelip geçici tanıklığı, nesiller geçse dahi
doğanın sabırla eğildiği bu yapıt üzerinde en küçük bir değişiklik
kaydedemeyecek belki; yine de milyonlarca yıllık bir sürece kıyısından da olsa
şahit olmak, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir deneyim.

Ürgüp’teki ilk yerleşim yerlerinin tarihi, buluntulara bakılacak olursa taş
devrine kadar uzanıyor; taş savaş baltaları ve günlük kullanıma yönelik kesici
aletler, Ürgüp Müzesi’nde fosillerle birlikte sergileniyor.
Bugünkü konumuyla Ürgüp, Selçuklu döneminde önemli bir yerleşim merkezi; o
zamanlar Başhisar adıyla biliniyor. Osmanlı döneminde Damat İbrahim Paşa, en
saygın taş ustalarına yaptırdığı mermer çeşmeler ve kitabelerle memleketine
gönül borcunu ödüyor. 19. yüzyıla gelindiğinde ise, beş kütüphanesiyle bir
kültür merkezi olarak karşımıza çıkıyor Ürgüp. Selçuklu ve Osmanlı döneminden
kalma türbeler, camiler, kervansaraylar ve medreseler dönemlerinin Anadolu’daki
önde gelen örnekleri olarak ilgi çekiyor.
GÖREME

Kayaların
içinde yaşam olan bir şehir Göreme... Kapadokya’da birçok yerde bir zamanlar
insanların barındığı mağaralar görmek mümkün, ama buradaki yaşamı sadece hayal
edebiliyorsunuz, günümüzde bu mağaralarda yaşayan yok. Göreme’de ise kaya evler
hala yerleşik nüfusun büyük bir bölümünü barındırıyor. Ziyaretçiler için de
köyün en çekici yönlerinden birisi, bu doğayla içiçe yaşamın bir parçası olmak.
Doğa bu şirin köyün hem planlayıcısı, hem de mimarı olmuş. Gezginlere ise
hayranlıkla izlemek düşüyor.
Göreme’nin adı ilk kez beşinci yüzyıla ait kaynaklarda geçiyor; buna rağmen
buluntulardan hareketle yerleşim yerinin daha eski olduğu sanılıyor. Peri
bacaları ve oyma kiliseleriyle çok ziyaretçi çeken açık hava müzesi, dördüncü
yüzyıldan başlayarak neredeyse bin yıl boyunca dini bir merkez olmuş. Müze
kapsamındaki çok sayıda oyma kilise, bir araya geldiğinde ortak yaşam sürülen
bir manastır yerleşkesi oluşturuyor. Hıristiyan keşişlerin Kapadokya’nın baskın
azizi Basil’in önderliğinde ve daha sonra izinde sürdürdüğü manastır hayatı,
alışılmışın dışında, hiçbir zaman dışarıya kapalı ve inzivaya yönelik olmamış,
aksine yöre halkı her yüzyıl daha da genişleyen bölgeyi manevi bir sığınak yeri
olarak değerlendirmiş. Bu bölge 1950 yılında açık hava müzesi haline getirilerek
ziyarete açılmış.
n hem planlayıcısı, hem de mimarı olmuş. Gezginlere ise hayranlıkla izlemek düşüyor.